Deadlight (PC) İnceleme

2

Deadlight (PC) İnceleme

Deadlight, ağustos sıcaklarının ilk günlerinde XBOX için piyasaya çıkmıştı. Konsol sahiplerinin yüzünü güldüren bu sürpriz oyun, elbette PC oyuncularının da iştahını kabartmıştı. Yaklaşık üç ay sonra, takvimler 25.10.2012’yi gösterdiğinde, Deadlight, Steam üzerinden biz oyuncuların beğenisine sunuldu. Bakalım Windows kullanıcılarının beklediğine değmiş mi…

Işıktan korkuyorum
Hikayemiz Randall isimli karakterin günlüğü üzerinden yürütülüyor. Randall,  etrafta kan kokusundan çılgına dönmüş, ‘gölge’ adı verilen binlerce zombinin dolaştığı 1986 yılının Seattle’ın da eşini ve çocuklarını kaybetmiş. Arkadaşlarıyla ‘güvenli bölge’ denilen yere gitmeye çalışırken bir yandan da ailesinin peşinde koşturuyor.  Hatıralarını kovalıyor. Kızından haber almaya çalışıyor. Oyun senaryosu bu temeller üzerine kurulu. Günümüz oyunlarına bir hayli ilginç senaryolar yazılırken, Deadlight’ın konusu hafif kalmış gibi görünebilir. Zombilerin ele geçirdiği bir dünyada ailesini bulmaya çalışan bir adamı oynamak bazı oyunculara klişe gibi gelebilir. Ancak geliştirici ekip Tequila Works, nasıl başarmış bilemiyorum ama, bu basit gibi görünen senaryoyu oyuna çok iyi yansıtmış.

Platform dinamiği üzerine oturtulmuş Deadlight da konu bütünlüğü genellikle bölüm aralarına serpiştirilen günlük sayfalarıyla korunuyor. Siz bir yandan gölgelerden kaçıp, kızınızın izini sürerken bir yandan da günlük sayfaları toplayarak hatıralarınızı tazeliyorsunuz. Böylelikle oyuncu da konuya  hakim olmuş oluyor. Bunun dışında oyun içinde gelişen olaylarla da senaryo sürekli yön değiştiriyor. Ailenize ulaşmak pahasına türlü türlü yollardan geçerken, kendinizi yeni tanıştığınız birisinin oğlunu kurtarmaya çalışırken bulabiliyorsunuz. Bu tip olaylar da basit gibi gözüken hikayenin derinlik kazanmasını sağlıyor.

Platform oyunlarında oyuncuyu hikayenin içinde tutmak zordur. Bu tip oyunlar genelde bulmacalara ağırlık verir ve hızlıca yazılmış basit bir hikayeyle de konuyu geçiştirir. Deadlight’da durum çok farklı. Oyun size ustaca hazırlanmış rampalar arasında zıplarken aslında bir amacınız olduğunu ve ona ulaşmaya çabaladığınızı çok iyi hissettiriyor. Basit platform oyunları gibi amaçsızca sadece bölümü geçmek için oynamıyorsunuz. Bölümün tam ortasındayken öyle bir olay gelişiyor ki, hikayeyi bir an önce tamamlamak istiyorsunuz. Diğer taraftan topladığınız günlük sayfaları ya da diğer materyaller de sizi konuya bağlı tutuyor. Kimi zaman yolunuzun ortasında kimi zamansa ulaşması zor odaların içinde bulunan bu materyaller sayesinde karakterin aklından geçenleri daha iyi okuyabiliyorsunuz. Böylelikle kendiniz olmaktan uzaklaşıp, gerçekten Randall’mış gibi oynamaya başlıyorsunuz.

İçimde bir garip ‘gölgeler’
Deadlight zombilerle süslenmiş sıradan bir hayatta kalma oyunu değil. Sizi sınırlı cephaneyle stres altına sokan bir yapısı yok. Evet oynarken gerçekten stres olduğunuz zamanlar oluyor ama bu kesinlikle mermi kısıtlama gibi ucuz yöntemlerle yapılmamış. Güvenli bölgeye ve ailenize ulaşmaya çalışırken türlü türlü mekanlara girip çıkıyorsunuz. 80’lerin eşsiz atmosferinde, ‘gölge’ dolu sokaklarda defalarca depar atabiliyor ya da ‘bir arkadaşa bakıp çıkacağım’ diyerek hastanenin birisine girebiliyorsunuz.  ‘Gölge’ diyorum çünkü, yukarıda da bahsettiğim gibi, oyunda zombiler gölge olarak isimlendirilmiş. İsimlerinin dışında ise zombilerden hiçbir farkları yok. Yine beyinsizce hareket edip, sadece kafalarından vurulduğu zaman ölüyorlar. Tabii onları alt etmek için sadece silahla ateş etmiyorsunuz.

Oyun boyunca size eşlik eden baltanızla onlarcasını savurabilir, afalladıkları zaman tabana kuvvet kaçabilirsiniz. Tabii bunu yapmak için enerjinize de dikkat etmeniz gerekiyor. Bir kaç zombiyi alt edeceğim diye baltanızı bilinçsizce sallarsanız enerji barınızda hızla azalıyor ve nefes almakta zorluk çekiyorsunuz. Bu gibi durumlarda depar atıp kaçamıyor, normale oranla daha yavaş hareket ederek ölüme davetiye çıkartabiliyorsunuz. Zaten stres de burada başlıyor.  Silahınızı çıkartıp mermileri bir bir saydırmaktansa, enerjinizin çabuk dolması için dua ediyorsunuz. Oyunda enerji barını hızlıca doldurmak için herhangi bir materyal bulunmazken, sağlığınızı iyileştirmek için ilk yardım çantalarına ihtiyacınız var. Bu çantaları yanınıza alıp daha sonra kullanamıyorsunuz. Çantalardan birisine rastladığınızda canınız az ise tamamen yenileyebiliyor, canınız zaten tam ise yolunuza devam ediyorsunuz.

Oyunda bol bol ‘gölge’ var. İlk bölümün ilk saniyesinden başlayarak, son bölümün son saniyesine kadar gölgelerle birebir iletişim içinde oluyorsunuz. Yerde ölü gibi duran karartılar bir anda ayaklanıp üzerinize saldırdığında silahı çekip ateşlemek için zamanınız olmayabiliyor. Bu tip durumlarda ekranda beliren tuşa hızlıca basarak gölgeyi savuşturabiliyorsunuz. Eğer acele etmezseniz bir kaç ısırıkta sizi indiriveriyorlar. Öldüğünüz zaman en son vardığınız Checkpoint’ten (kontrol noktası) devam ediyorsunuz. Doğrusu yapımcıları kutlamak gerek. Çünkü kontrol noktalarını o kadar güzel yerleştirmişler ki oyunun kayıt sistemi ‘quick save’ mantığından bile daha iyi işliyor. Bir rampayı atlayamayıp öldüğünüz zaman bölümün en başından başlamak yerine o rampanın çok yakınında bir yerlerde başlıyorsunuz. Oyun size aynı bölümü tekrar oynamanın korkusunu yaşatmak yerine, karakteri adeta ‘siz’ yapıp, amacınıza ulaşmak için ölmemeye zorluyor.  Platform oyunlarının en sıkıcı yanlarından birisi olan kayıt sistemi, Daylight’la çağ atlamış durumda.

Aranızda ‘kenar yumuşatma’sı olan var mı ?

Oyunun grafiklerine değinmek gerekirse ortalamanın üzerinde olduğunu söylemek gerek. Platform türüne göre oldukça başarılı çizimlere ve ışıklandırmalara sahip. 80’lerin kahverengi havasını güzel  yansıtırken, apokaliptik dünya da son derece iyi resmedilmiş. Ancak kenar yumuşatma desteğinin bulunmaması grafiklere önem veren oyuncuların canını sıkacaktır. Mekanlara çok fazla vurgu yapıldığından dolayı da tırtıklı boru köşeleri ve kesik gibi görünen elektrik telleri moral bozuyor. Ayrıca bölüm geçişlerinde giren ara videolar da aslında birer video değiller. Çizgi roman havasında geçen ara videolar, farklı farklı çizilmiş birçok resmin seslendirilmesiyle elde edilmiş. Asla göze batmayan bu ara videoların oyuna yakıştığı bile söylenebilir. İki boyutlu sayılabilecek Deadlight’a, abartılmış efektlerle üç boyutlu ara videolar hazırlamak komik görünebilirdi.

Karakter sayısı bir hayli kısıtlı. Hikaye de adı geçen birkaç karakter var. Onlarında yarısından fazlası oyunda pek gözükmüyor. Sonlara doğru yaklaştıkça artan adrenalinle birlikte karakterlerinde oyunu şenlendirmeye başladığını görüyoruz. Ancak yine de bana biraz yetersiz geldi.  Konu ilerledikçe oyuna renk katan karakterlerle de karşılaşıyoruz. Hikayenin gidişatına göre ortaya çıkan bu karakterler, oyuncuların hoşuna gidecektir.

Grafiklerden bahsetmişken oyun fiziğine de değinmek gerekiyor. Randall’ın çevreyle uyumu tam.  Ancak bu uyum bölümleri geçmek için tasarlanan önceden belirlenmiş yıkılabilir yapılardan öteye gidemiyor. Önümüzdeki arabayı patlatıp gölgeleri oraya topladıktan sonra rahat bir kaçış yolu yaratamasak da, alarmı aktif  bir arabaya taş atarak bu işi gerçekleştirebiliyoruz. Suyla dolu sahneler de canınızı sıkabilir. Çünkü Randall yüzmeyi bilmiyor ve boyundan biraz derin olan sulara girdiğinde asit yutmuş gibi çırpınıp can veriyor. Yüzmeyi bilmemesi güzel bir ayrıntı ama hiç de derin olmayan sularda elini azıcık uzatsa rahatlıkla kurtulabilecekken, panikle çırpınıp boğulduğuyla kalması  biraz komik olmuş.

Gölgelerde ses çıkartır.
Deadlight’ın müzikleri ortalamanın altında seyrediyor. 80’lerde geçen bir oyun için iyi müzisyenlerin, kaliteli müziklerini dinlemek isterdim doğrusu. Bunun yerine diğer oyunlara göre pek de farklı olmayan müzikler kullanılmış. Atmosferi yansıtmış yansıtmasına ama karakterimiz oradan oraya zıplarken arkadan çalan hoş bir enstrüman kulaklarımızın pasını silseydi fena mı olurdu ?

Müziklerin dışında karakter seslendirmeleri başarılı olmuş. Geçiş videolarındaki diyalogların resimler üzerinden oynatılması yapımcıların işini kolaylaştırmasına rağmen seslendirmelerin üzerinde titizlikle çalışıldığı ortada. Onun dışında gölgelerin seslendirmeleri bilindik zombi bağrışmalarından öteye gidemiyor maalesef.

Klasik olabilirdi
Oyunun olumsuz yanları da var elbette. Grafiklerin yeterli seviyede seyrettiği bölüm tasarımlarında fizik unsurlarından daha fazla yararlanılabilirdi. Oyuncular, zaten çok az olan silahların yanında, çevresel öğelerle gölgeleri alt etme yollarını arayabilirdi. Oyunun kaçış sahnelerinde konu diğer bölüme bağlanırken komik diyaloglar geçebiliyor. Örneğin helikopterden kaçarken tam yakalanacağınız anda helikopter pilotunun ‘yakıtımız bitmiş geri dönelim’ dediğini duyabiliyorsunuz. Deadlight daha çok hikayesine odaklanan bir yapıda seyrediyor. Dolayısıyla platform oyunlarının vazgeçilmezi olan bulmacalar olması gerekenden daha kolaylar. Bulmacaların zor olması her ne kadar oyunu yavaşlatıp aksiyonu azaltsa da, oyun süresini biraz daha artırması açısından faydalı olabilirdi.

Deadlight XBOX’ın ardından PC için çıktı ve gerçekten çok iyi bir oyun tecrübesi sunuyor. Oyun şöleni yaşadığımız şu günlerde, platform oyunlarından hoşlanıyorsanız ve senaryosu iyi değişik bir şeyler denemek istiyorsanız Deadlight’a mutlaka şans vermelisiniz. Kısa oynanış süresiyle fazla zamanınızı almayacaktır.

Related posts

Leave a Comment